30 Ekim 2013 Çarşamba

HİÇ GEREĞİ YOKKEN - ŞEMS-İ TEBRİZİ

HİÇ GEREĞİ YOKKEN - ŞEMS-İ TEBRİZİ
Hiç gereği yokken hayatına girer insanlar.

Hiç gereği yokken karşına çıkarlar.

Hiç gereği yokken gününü haftanı ayını belkide yıllarını alırlar.

Hiç gereği yokken gece-gündüz aklından geçen her düşünceye bulaşırlar.

Hiç gereği yokken seni istemediğin kadar mutlu ederler.

Sonra hiç gereği yokken hayatından çıkıp giderler.

Anladım ki meğer gerçek dost aşk Mevlâ imiş.

Ne beni unuttu ne de bıraktı.

1 Ekim 2013 Salı

ŞEMS-İ TEBRİZİ HAZRETLERİ'NİN ŞAİR YÖNÜ

ŞEMS-İ TEBRİZİ HAZRETLERİ'NİN ŞAİR YÖNÜŞems-i Tebrizi Hazretleri'nin (kuddise sirrûh) hiç şiiri olmadığı sanılmaktadır. Ancak kendisine isnad edilen şiirler de yok değildir. İşte bunlardan bir tanesi;

Bilhamdilillah direm Allah
Alıp aklımı fikrullah
Dilimden zâtın esması
Bana üns oldu zikrullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke ya Resûlullah

Cemâl-i zâta ermektir.
Görünen kendi zâtıdır
Değil sanma ki gayrullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke ya Resûlullah

Ben ol pervâneyim geldim
Düşüp aşk oduna yandım
Yanuban küllü yandım
Beni yaktı aşkullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke ya Resûlullah

Gönül ayinesin sûfi
Eğer kılar isen sâfi
Açılır sana bir kapı
Ayân olur Cemâlullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke ya Resûlullah

Şems-i Tebriz bunu bilir
Ehad kalmaz fenâ bulur
Bu âlem küllü mahvolur
Hemen bâki kalır Allah
Salâtullah selâmullah
Aleyke ya Resûlullah

"Makalat"taki Şems'in konuşmalarında gerek epigraf olarak, gerekse konuşma aralarında geçen şiirler mevcuttur. Şems bu şiirler için şöyle der:

"Ben konuşurken söz arasında şiir söylediğim zaman, bahsi iyice açar ve onun manasındaki sırrı söylerim. Sen de vaazın sonunda sözden kesiliyorsun. Bugün bazıları vardır ki, mana galebesiyle dilleri tutulur. Mevlâna'da böyle bir hal yoktur. Mana galebesi ve bazen de mana kıtlığı! Bende bunlardan hiç biri yoktur. Bu halk benim sözlerime alışamamakta haklıdır. Bütün sözlerim Kibriya (ululuk) yönünden gelmektedir." (Gençosman, 1974:99)

Ne Şems-i Tebrizi'yi ne de Mevlâna'yı şiirle olan ilişkilerinde salt şair olarak niteleyemeyiz. Asırlardır dillerden düşmeyen hikmetli sözlerini şairlik sıfatıyla tanımlamak yanış olur. Onları herhangi bir şaire benzetmek doğru değildir. Zira, bir şairdeki zeka ve akıldan ziyade onları yönlendiren, coşturan, inciler döktüren ilahi cezbedir. Onlar Hakk aşığı, insan-ı kamil olarak Yaradan'a yönelmişler ve teslimiyetle nihaileşmişlerdir. Onların sözleri şiirsel bir coşkunluktur, içten gelen coşkun bir konuşma şekli... Mevlâna, "Ben şiir yazmıyorum, benim konuşmam budur" sözleri bunu izaha kafidir.



Şems-i Tebrizi Sözleri ve Şiirleri...




isnad (isnat): isim Bir düşünceyi, bir konuyu bir kişi veya sebebe dayandırma, yükleme, atfetme.

23 Eylül 2013 Pazartesi

GEL ARTIK - MEVLÂNA

GEL ARTIK - MEVLÂNA
Ne aklım kaldı benim, ne dinim,
Ne kararım kaldı benim, ne sabrım,
Gel ne olur, gel artık.

Ne gönlümün derdini sor bana,
Ne sararan yüzümü sor bana,
Ne içimin ateşini sor bana,
Gel gözünle gör, gel artık.

Sıcağınla pişmiş bir somun gibi
O kıpkızıl, al al yüzümü sorma.
Gene ekmek gibi bayatlayıp bayatlayıp,
Gene ekmek gibi ufalana ufalana
Çaresiz, dökülmüşüm yollara,
Gel topla beni, gel artık.

Bir vakitler bir aynaydım,
Yüzünden izler toplamadaydım,
Şimdi buruştum, şimdi sarardım,
Gel gör beni, gel artık.

Dere gibi akıyorum sağa sola,
Ayrılık her yanımda pusuda
Sabahları yalvarırım yakarırım
Rüzgarların karşısında,
Gel ne olur, gel artık.

Başın kille ıslaksa da,
Ayağına diken batmışsa da,
Durma gel Allah aşkına,
Gel demeden kurtar beni.

Ey aşıklar peygamberi,
Gönül ateşinde yanmışım ben,
Boğulmuşum gözyaşına
Git sor Allah’ın seversen
Ne yol gösterir sevgili,
Ne çare yazar bana?


GEL ARTIK
Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rumî (k.s)
Şems-i Tebrizi Hazretleri'nin (kuddise sirruhu) çıkan fitneleri sonlandırmak maksadıyla Konya'yı terk edip, Şam'a gitmesi sonrasında çok etkilenen, hasreti ve özlemi en derininden yaşayan Hazreti Mevlana (k.s), içindeki fırtınayı ve duygulaları bu mısralar ile ifade etmiştir.


Ayrıca; Mesnevi'den Mevlâna Sözleri ve Şems-i Tebrizi Şiirleri sayfaları da ilginizi çekebilir.

18 Eylül 2013 Çarşamba

BANA GÖRE AŞIK

BANA GÖRE AŞIK

Bana göre aşık öyle olmalı ki, şöyle bir kalkınca, her tarafı ateşler sarsın; her tarafta kıyametler kopsun.

Şems-i Tebrizi

12 Eylül 2013 Perşembe

MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN-İ RÛMÎ

mevlana celaleddin-i rumi
Mevlânâ Celâleddin Muhâmmed-i Rûmî'nin Hayat Hiyakesi

Büyük fikir ve gönül mimarlarının hayat hikayesini anlatmak, kolayca üstesinden gelinebilecek bir iş değildir. Mevlânâ ise bu fikir ve gönül mimarları arasında seçkin bir yere sahip olduğundan bu iş daha da güçleşmektedir. Bu nedenle burada yazılacak olanlar onun hayat hikayesi olma vasfını hakkıyla taşıyamayacaktır.

Mevlânâ'nın hayat hikayesine ilişkin gerçeklerin birtakım efsaneler hâlesiyle sarılı bulunması da kaçınılmazdır. Burada olabildiği kadarıyla efsanelerden arındırılmış bir hayat hikayesi sunmaya çalışacağız. Resmetmeye çalışacağımız dışyüzün, Mevlânâ'nın hayatının içyüzüyle tanışmada ve onun eserlerini anlamada kılavuzluk edeceğini umarız.

İslâm âleminin büyük âriflerinden olan Mevlânâ Celâleddin Muhammed, 6 Rebiülevvel 604 (30 Eylül 1207) tarihinde Belh'te dünyaya gözlerini açar. Babası, Bahâ-i (Bahâeddin) Veled adıyla ünlenmiş olan Sultanu'l-Ulemâ Bahâeddin Muhammed, annesi ise Mümine Hâtun'dur. Mevlânâ'nın babası Bahâ-i Veled'in tam adı, Muhammed b. Hüseyin b. Ahmed Hatîbî'dir. Bahâ-i Veled, 6./12. yüzyılın nüfuz sahibi alim ve hatiplerden, aynı zamanda büyük sufilerdendir. Dışarıda bir vaiz kimliğiyle görünen ve halkı irşat için çabalayan Bahâ-i Veled'in ev hayatı tam bir sufi hayatıdır.

Mevlânâ Celâleddin'in çocuk günlerinde, babası Sultanu'l-Ulemâ ile çağdaşı olan filozof Fahreddin-i Râzi arasındaki fikri çekişme bilinmektedir. Bahâ-i Veled'in felsefeye olumlu yaklaşmadığı ve bu yüzden felsefecilerle, bu cümleden olarak ünlü Fahreddin-i Râzi ile arasının iyi olmadığı kendisinin notlarından ibaret olan "Maârif" adlı eserinden de anlaşılmaktadır.

Bahâ-i Veled bazı nedenlerle Belh'ten ayrılmaya karar verdiğinde Mevlânâ beş ya da altı yaşlarındadır. Mevlânâ'nın babasının Belh'ten ayrılış nedenlerine ilişkin çeşitli görüşler öne sürülse de tam olarak bilinmemektedir.

Kimi tarihçiler, Bahâ-i Veled ile Fahreddin-i Râzi arasındaki çekişmenin ve Sultan Harezmşah'ın Fahreddin-i Râzi'ye yakın durmasının bunda önemli bir etken olduğunu belirtirler. Bu arada Fahreddin-i Râzi'nin Bahâ-i Veled göç etmeden birkaç yıl önce vefat ettiği de hatırda tutulmalıdır. Bununla birlikte bu çekişmenin gruplar arasında sürdüğü ve gitgide büyüyen bir huzursuzluğun kaynağı olduğu düşünülebilir. Kimi araştırmacılar da yaklaşan Moğol saldırısından duyulan endişenin bu göçün nedeni olduğu yönünde görüş bildirirler. Bahâ-i Veled'in vatanını terk etmeye karar veriş nedenleri tam olarak bilinmese de yukarıda belirtilen hususların bu kararda etkili olabileceği ihtimali de gözönünde bulundurulmalıdır. Ayrıca Bahâ-i Veled'in notlarından anlaşıldığına göre kendisi Belh'te huzurlu bir ortamdan yoksundur. Nedenler belirgin olmasa da nihayetinde Bahâ-i Veled, ailesi ve dostlarından oluşan kalabalık bir kafileyle hicri 609 ya da 610 (miladi 1213 veya 1214) yılında Belh'ten ayrılır ve Horasan'a doğru yola koyulur.

Beraberindekilerle birlikte haccetmek maksadıyla Belh'ten ayrılan Bahâ-i Veled, Nişabur üzerinden Bağdat'a ve ardından da Mekke'ye varır. Mevlânâ ile ilgili bilgi veren önemli kaynaklarda Bahâ-i Veled'in Nişabur'da ünlü mutasavvıf şair Attar'la görüştüğü belirtilir. Bu, tarihsel verilere de uygun bir bilgidir. Bu görüşme sırasında Attar'ın muhtemelen altı yaşında olan Celâleddin Muhammed'e ilgi gösterdiği ve ilerde büyük biri olacağı öngörüsünü belirterek kendisine "Esrâr-nâme" adlı eserini hediye ettiği de söylenir. Bu son rivayet ihtiyatla karşılanmalıdır.

Bağdat'ta Şihâbeddin-i Sühreverdî tarafından karşılanan kafile, burada üç gün kadar kaldıktan sonra Hicaz yolunu tutar. Kafile, hac dönüşünde Şam, Malatya ve Erzincan üzerinden o dönemde Larende olarak anılan Karaman'a gelir. Kimi kaynaklarda Bahâ-i Veled'in uğradığı şehirler arasında Sivas ve Akşehir'de sayılır ve onun Erzincan'da ya da Akşehir'de bir süre müderrislik ettiği söylenir.

Bahâ-i Veled ve ailesi, Larende'de yedi yıl kadar kalır. Mevlânâ, Larende'de babasının rızası doğrultusunda, itibarlı bir kişi olan Semerkandlı Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile evlenir. Mevlânâ, bu sırada on yedi ya da on sekiz yaşındadır. Bu evlilikten Sultan Veled ve Alâeddin adlı oğulları dünyaya gelir. Gevher Hatun'un ölümünden sonra Konyalı İzzeddin Ali'nin dul kalmış kızı Kira Hatun'la evlenecek ve bu evlilikten de biri kız olmak üzere üç çocuk sahibi olacaktır.

Bu arada annesi Mümine Hatun Larende'de vefat eder. Onun mezarının bulunduğu yere sonraları Karaman Mevlevihanesi inşa edilmiştir.

Bahâ-i Veled Larende'de öğretim ve irşat faaliyetlerini sürdürürken ünü çevreye yayılmaya başlar ve böylelikle Anadolu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubâd, Bahâ-i Veled'i devlet merkezi Konya'ya davet eder. Bahâ-i Veled, bu davet üzerine Konya'ya gelerek Altunapa Medresesi'nde iki yıl müderrislik yaptıktan sonra 18 Rebiüiâhir 628 (23 Şubat 1231)'de vefat eder.

Babasını kaybettiğinde yirmi dört yaşında olan Mevlânâ, babasının vasiyeti ya da Bahâ-i Veled'in mürit ve dostlarının isteği üzerine babasının yerine geçerek vaaz, tedris ve fetva makamına geçer. Bu şekilde bir yıl geçtikten sonra babasının şakirt ve müridi Seyyid Burhâneddin Muhakkık-i Tirmizî Konya'ya gelir. Seyyid Burhaneddin, Belh'te Bahâ-i Veled'in vaaz ve ders meclislerine katılmış ve ona bağlanmış biri olup sûfi meşrep olmanın yanında çok kitap okuyan birikimli bir alimdir. Bahâ-i Veled Belh'ten ayrılırken Tirmizî'de münzevi bir hayat sürmekte olan Seyyid Burhâneddin, şeyhinin izini uzun süre arar, onun Anadolu'da olduğunu öğrenince de yola koyulur. Seyyid Burhaneddin'in vatanından ayrılıp Anadolu'ya yönelmesinde Moğol istilasının da etkili olduğu düşünülebilir. Konya'ya gelince şeyhinin vefat ettiğini öğrenen Seyyid Burhaneddin, Mevlânâ'nın eğitimiyle ilgilenmeye başlar. Böylelikle Mevlânâ, onun yönlendirmesi sonucu din ve edebiyat ilimleri alanında kendini geliştirmek için Halep'e gitmek amacıyla Konya'dan ayrılır. Bu yolculukta Mevlânâ'ya Kayseri'ye kadar eşlik eden Burhaneddin Muhakkık, şehrin yöneticisi Sâhib-i İsfehânî'nin talebi üzerine Kayseri'de kalır.

Mevlânâ, Halep'te bir süre kalarak çeşitli medreselerde öğrenim gördükten sonra Şam'a gider ve burada dört yıl ya da daha fazla kalıp öğrenimini tamamlar. Mevlânâ'nın Halep ve Şam'da yaklaşık yedi yıl kaldığı tahmin edilmektedir. Muyiddin İbnu'l-Arabî, Sa'deddin-i Hamevî, Evhadeddin-i Kirmânî ve Sadreddin-i Konevî ile de zaman zaman bir araya gelen Mevlânâ, Arap dili ve edebiyatı, fıkıh, tefsir, hadis ve başka ilimler üzerine tahsilini tamamlayıp Şam'dan Kayseri'ye, şeyhi Seyyid Burhaneddin'in yanına gelir. Seyyid Burhaneddin'in gözetimi altında manevi eğitimini sürdüren Mevlânâ, Kayseri'de bir hücreye kapanarak üç çile çıkardıktan şeyhiyle birlikte Konya'ya döner. Seyyid Burhaneddin, Mevlânâ'ya icazet verdikten sonra tekrar Kayseri'ye döner ve hicri 638 (miladi 1240-41) yılında burada vefat eder. Mevlânâ, Sâhib-i İsfehânî tarafından kendisine Seyyid Burhaneddin'in vefat ettiği haberi ulaştırılınca Kayseri'ye gelerek üstadının kitaplarını ve kimi eşyasını alarak Konya'ya döner.

Mevlânâ şeyhinin ölümünden sonra beş yıl boyunca Konya'da öğretim, irşad ve vaaz çalışmalarını sürdürür. Mevlânâ'nın ders ve vaaz meclisleri o denli etkilidir ki öğrenci ve muritlerinin sayısı yüzlerle ifade edilir.

Bu beş yılın ardından Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî adıyla bilinen ve Şems-i Perrân (Uçan Şems) diye anılan Şemseddin Muhammed Ali b. Melikdâd-ı Tebrîzî ile tanışıp dost olur. Farklı bir sûfi olan ve karşılaştığı büyük sûfileri tuhaf soru ve tekliflerle sınayan Şems-i Tebrîzî'nin Şeyh Rükneddin-i Sücâsî, Baba Kemal-i Cendî ve ebu Bekr-i Sellebaf gibi mutasavvıflardan feyiz aldığı rivayet edilir. Hayatının ayrıntılarına ilişkin pek fazla bilgi bulunmayan Şems, Rükneddin-i Sücâsî'nin halifelerindendir. Döneminin bir çok şeyhiyle görüşen Şems, Mevlânâ ile karşılaşıncaya kadar, aradığını hiçbir sûfide tam olarak bulamaz.

Şems-i Tebrîzî, 26 Cumâdessâni 642 (miladi 29 Kasım 1244) tarihinde Konya'ya gelerek bir rivayete göre Pirinçciler, bir rivayete göre de Şekerciler Hanı'na yerleşir. Mevlânâ ile Şems'in Konya'daki ilk karşılaşması bu hanın önünde gerçekleşir. Mevlânâ, dostlarıyla birlikte Pamukçular Medresesi'nden çıkmıl gelirken Şekerciler Hanı'nın önünden geçer. Onu gören Şems ayağa kalkıp Mevlânâ'ya doğru ilerler ve tanışma böylece gerçekleşir. Kaynaklar, ilk karşılaşmada Şems'in Mevlânâ'ya Bâyezîd-i Bistâmî ile Hz. Peygamber'i (s.a.v) kıyaslayıcı bir soru sorduğunu, sorusuna Mevlânâ'nın verdiği cevaptan çok hoşlanan Şems'in Mevlânâ ile kucaklaştığını belirtirler.

Mevlânâ'nın Şems ile dostluğu bu şekilde başlar. Bu, Mevlânâ'nın hayatında çok önemli bir dönüm noktasıdır. Şems ile olan dostluğu Mevlânâ'yı her zamanki işlerinden, vaaz ve ders vermekten alıkoymaya başlar. Şems'in Mevlânâ'yı, babası Bahâ-i Veled'in "Maârif" adlı kitabı dahil kitap okumaktan men ettiği söylenir. Mevlânâ'ya her zaman rahatlıkla ulaşıp onunla görüşen dost, öğrenci ve müritleri, artık eskisi kadar rahat göremezler. Çokları bu durumdan rahatsız olarak Şems'e öfke duymaya ve Şems ile Mevlânâ'nın ardından konuşup yakınmaya başlarlar.

İşlerin olağan seyrinde gitmediğini gören ve bunda kendisini sorumlu hisseden Şems, bir gün ortadan kaybolur. Hicri 643/miladi 1245 yılında Konya'dan ayrılışıyla Mevlânâ'nın eski haline geri döneceğini düşünüp sevinenler yanılmışlardır. Çünkü Mevlânâ, Şems'in incinip Konya'yı terk etmesine neden olan çevresinden daha bir uzaklaşmışdır. Bunun üzerine dostları, Şems'e karşı takındıkları tavırdan dolayı pişman olup özür dilerler.

Bu arada Şems'ten Mevlânâ'ya bir mektup gelir. Mektuptan Şems'in Şam'da olduğunu öğrenen Mevlânâ, onu Konya'ya geri dönmesi için mektuplar yazar, bununla da kalmayıp onu yeniden Konya'ya getirmeye ikna etmek üzere oğlu Sultan Veled'i Şam'a gönderir. Sultan Veled, yirmi kişi eşliğinde yola çıkar. Şems'i Şam'da bulan Sultan Veled, babasının mesajını Şems'e iletir ve o da Konya'ya dönmeye razı olur. Mevlânâ ise bu süre içinde Şems'in dönüşü için coşkulu gazeller söylemektedir.

Şems-i Tebrîzî, 645 yılının Muharrem ayında (miladi, 1247) Konya'ya döner. Şems'in gelişini kutlamak için semâ meclisleri düzenlenir, ziyafetler verilir. Bu dönemde Şems, Mevlânâ'nın evlatlığı Kimya Hatun ile evlenir. Kısa süren bu huzur ve beraberlik ortamı, çok geçmeden yerini huzursuzluklara ve Şems'e karşı cephe almalara bırakır. Bu huzursuzlukta Şems'in Mevlânâ ile herkesi görüştürmemesi de etkili olmuştur. Bu kez Mevlânâ'nın ikinci oğlu Alâeddin de Şems karşıtları arasına geçer. Halk ve müritler arasında dedikodular çoğalır. Sultan Veledi eserinde bu olumsuz gelişmeler dolayısıyla bir gün Şems'in, kendisine insanların kendisini Mevlânâ'dan ayırmak istediklerinden bahisle, "Bu kez öyle kaybolacağım ki bir daha kimse izimi bulamayacak" dediğini kaydeder. Eflâkî'ye göreyse Şeems'e suikast düzenlenir ve Şems bir bıçak darbesiyle yaralanır. Şems'in yaralandığı sırada attığı naradan dolayı kendilerinden geçen yedi kişilik suikastçı grup kendine geldiğinde birkaç damla kandan başka birşey göremez. Bu bilgi menkıbevi bir bilgi olarak değerlendirilebilir. Şems'in bu suikastta hayatını kaybedip kaybetmediği belirsiz konulardandır. Çünkü Şems'in ortadan kayboluşunun ardından Mevlânâ, onun öldürüldüğüne dair şayialara inanmayarak uzun süre onu arar ve onu bulmak için biğrkaç kez Şam'a gitmiştir.

Her halükarda bu olayın ardından Şems'in hayatta olduğuna dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Uzun arayış ve bekleyişleri sonuçsuz kalan Mevlânâ, matem elbiseleri giyip coşkulu şiirler söyler.

Şems sonrası dönemde Mevlânâ, oğlu Sultan Veled'den Selâhaddin-i Zerkûb'a tabi olmalarını isteyerek kendisinin şeyhlik makamında bulunmak düşüncesi taşımadığını söyler.

Konya halkından olup kuyumculukla uğraşan Selâhaddin, ilk önce Seyyid Burhaneddin Muhakkik-i Tirmizî'ye intisap etmiştir. Sonraları Mevlânâ ile dostluk kuran ve ona bağlanan Selâhaddin, Mevlânâ ile Şems-i Tebrizî arasında geçen sohbetlerde yer almıştır. Şems'in ortadan kaybolmasının ardından Mevlânâ bu kez Selahaddin'le sık sık bir araya gelmeye başlar. Mevlânâ'nın ilmi bakımdan herhangi bir birikimi olmayan Selâhaddin'le yakın dostluğu, kimi muritlerin öfkesini çeker ve Şems döneminde olduğu kadar büyük olmasa da fitne tekrar alevlenir. Hatta Selâhaddin'i öldürmeyi düşünenler bile çıkar.

Bu arada Mevlânâ, oğlu Sultan Veled'e Selâhaddin-i Zerkub'un kızı Fatıma Hatun'u nikahlayarak dostluğu akrabalık bağıyla pekiştirir. Mevlânâ'nın Selâhaddin'e sevgi ve bağlılığı o derecedir ki "Divan-ı Kebir" de Şems-i Tebrizi'den sonra en çok onun adı geçer. Selâhaddin, sakin, imanlı ve ibadetlerinde samimi bir kişidir. Şems'ten sonra Mevlânâ'nın içinde kopan fırtınaların dinmesine ve kalbinin yangından kurtulup huzur iklimine ermesinde Selâhaddin'in payı büyüktür.

On yıl süren bu dostluk ve yakınlığın ardından Mevlânâ'nın halifesi Selâhaddin-i Zerkûb, uzun süren bir hastalığın ardından vefat eder. Bundan sonra Mevlâna kendine genç bir dost bulmuştur. Bu dost, Mesnevî'nin kaleme alınmasında çok büyük pay sahibi olan Hüsâmeddin Çelebi'dir. Asıl adı Hasan olan Hüsâmeddin Çelebi'nin ailesi Urumiye'den Konya'ya göç etmiştir. Konya'da 622 (miladi 1225) yılında doğan Hüsâmeddin Çelebî atalarının ahilik teşkilatına mensubiyetlerinden dolayı İbn Ahi Türk (Ahi Türk Oğlu) adıyla da anılır.

Mevlânâ, Hüsâmeddin Çelebi'yi Selâhaddin'den sonra kandi halifesi olarak tanıtır. Hüsâmeddin Çelebi'nin halifelik dönemi Mevlânâ ve çevresi için huzurlu bir dönemdir. Mevlânâ ile Hüsâmeddin Çelebi'nin birlikteliği on beş yıl sürer.

Sonunda Mevlânâ için gerçek yurda dönüş zamanı gelmiştir. Bir gün Mevlânâ'nın hastalandığı duyulur ve Konya halkı onu ziyarete koşar. Uygulanan tedaviler yarar sağlamaz. Artık sevgiliye kavuşma anıdır. Mevlânâ'nın kendi deyişiyle artık düğün gecesi (şeb-i urs/şeb-i arus) gelip çatar ve o, 5 Cumâdessânî 672 (17 Aralık 1273)'de baki aleme göç eder.

8 Eylül 2013 Pazar

ŞEMS-İ TEBRİZİ'NİN ÇOCUKLUĞUNDAKİ OLAĞANÜSTÜ HÂLİ

ŞEMS-İ TEBRİZİ'NİN ÇOCUKLUĞUNDAKİ OLAĞANÜSTÜ HÂLİ
Tebriz'de hayata gözlerini açan Şemseddin'in daha küçük bir çocukken bile akranlarından farklılığı fark ediliyor, çağdaşı olan çocuklardan üstün yaratılışta olduğu gözleniyordu. Çocukluğunda geçen bu olağanüstü hâllerden birini "Makalât"ında şöyle anlatır:

Çocukluk çağlarında bana garip bir hâl gelmişti. Kimse bu hâlimi anlayamadı. Babam bile ne olduğunu bilmiyordu. Bana diyordu ki, "Sen divane değilsin, bilmem ki bu gidişin sebebi ne? Sende bu yola gitmek için gerekli olan ne terbiye var, ne riyazet* var, ne de başka bir şey."

Babama dedim ki: "Şu sözü benden dinle' Sen ve ben öyle bir haldeyiz ki, sanki bir kaz kaz yumurtasını tavuğun altına koymuşlar; bu yumurtadan kaz yavrusu çıkmış; biraz (M. 6) palazlaşınca bir su kenarına gelir, yavru hemen suya atlar. Ancak tavuk etrafında çırpınır; ama o kümes kuşudur; onun suya girmesine imkan yoktur. işte seninle ben de böyleyiz. Ey babacığım! Ben kendimi yüzdürecek bir deniz görüyorum, benim yurdum o denizdir; halimde o deniz kuşunun hali gibidir. Eğer sen benden isen gel! Yahut ben bu derya içinde senden değilim git, kümes kuşlarına karış. Bu sözlerim sana armağan olsun."

Babası, "Dosta böyle yaparsan düşmana ne yaparsın?" der.
(Gençosman, 1974:42)

Şems-i Tebrizi daha çocuk denecek yaşlarda Allah Teâla'ya aşıktı ve aşk deryasına dalarak aşkından dolayı otuz-kırk gün bir şey yemez, içmezdi. Bunu kendisi şöyle anlatır:

"Ben ilk mektepte idim. Daha ergenlik çağına gelmemiştim. Otuz, kırk gün geçtiği halde canımın, Hz. Muhammed'in (s.a.v) siyretine olan aşkımdan ötürü hiç yemek arzu etmediği olurdu. Yemek lafı edilse bile yüzümü çevirirdim. Bazen de bana verilen yiyeceği kibarlık olsun diye yenime saklardım. Bendeki bu nazlanma ayıbı babamdan ve annemden dolayı idi. Mesela; bir gün kedi sütü döktü ve tası kırdı. Babam yanımda kediye bir şey demedi ve bana da kızmadı. Sadece gülerek dedi ki, 'yine ne yaptın? Hayırdır. Böyle yapmasaydın ya bana, ya annene ya da sana birşeyler olurdu. Allah bize acıdı da bu kadar ile atlattık.'" (Türkmen, 2005:5)

M. Nuri Gençosman'ın çevirisi olan Makalât'ta bu konu şöyle geçer:

"... Çocukluğumda benim iştahımı kaçıran işte bu söz olmuştur. Aradan üç dört gün geçtiği halde hiçbir şey yemiyordum. Sade halk sözünden değil, Hak sözünden bile ürüküyordum; sebep yokken yemekten içmekten kesilmiştim. Babam, 'oğlum ye!' dedikçe ben, 'Bir şey yiyemiyorum' diyordum. Artık zayıflıyordum. Kuvvetim o dereceye varmıştı ki, 'İstesem pencereden kuş gibi dışarı uçarım' dedim. Bunda keramet var ama sana açıklamak istemiyor, dediler." (Gençosman, 1974:229)

Makalât, Şems-i Tebrizi (k.s)



riyazet: sözlük anlamı; nefsi kırma, fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamaktır. Tasavvufi anlamı ise; zühd ve takva maksadıyla dünya zevklerinden kaçınma ve nefsin isteklerini yenmeye çalışmadır. Tasavvufi hal ve makamları elde etmek için harcanan sürekli ve düzenli çabalara mücahede ve riyazet denir.

7 Eylül 2013 Cumartesi

BAŞLI BAŞINA BİR DÜNYADIR AŞK

Şemsi Tebrizi Sözleri


"Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde."

Şems-i Tebrizi Hazretleri (kuddise sirruhu)

20 Ağustos 2013 Salı

BİRİ GELİR

Şemsi Tebrizi Sözleri

"Biri gelir seni sen eder, biri gelir seni senden eder."

Şems-i Tebrizi

ŞEMSİ TEBRİZİ HAZRETLERİ'NE YAZILMIŞ ŞİİRLER

Şems-i Tebrizi Hazretleri

Bir şûlesi var ki Şem'i canın
Fanusuna sığmaz asmanın

Şeyh Gâlip


Aşk odu evvel düşer ma'şuka, andan aşıka
Şem'i gör kim yanmadan yandırmadı pervaneyi

Fuzuli


Dil-zinde feyz-i Şems-i Tebriz
Ney pâre-i hâme-i şeker-riz
Bu resme koyup beyân-ı aşkı
Söyler bana dâstân-ı aşkı

Şeyh Gâlip


Olmasın Şems-i âsmân mağrûr
Ne Şemsler bulunur dünyâda
Pürdür Şems ile zemin-i vücud
Âşinaye görünür; ne yâda

İsmail Hakkı Bursevi

15 Ağustos 2013 Perşembe

HAKİKAT - ŞEMS-İ TEBRİZİ

HAKİKAT - ŞEMS-İ TEBRİZİ


Eğer hala kızıyorsan,
kendin ile olan kavgan bitmemiş demektir.

Eğer hala kırılıyorsan,
gönül evinin tuğlaları pekişmemiş demektir.

Eğer hala kınıyorsan,
düşüncelerin yeterince berraklaşmamış demektir.

Eğer hala karşılıksız sevmiyor
ve sevginde ayrım yapıyorsan,
hala akıl ve mantığını kullanıyor,
içindeki sevginin yoğunlaşmasına engel oluyorsun demektir.

Eğer hala 'ben' demekten vazgeçmiyorsan,
dizginlerin hala nefsinin elinde
ve sen bu esarete boyun eğiyorsun demektir.

Eğer hala mûsibetlere yana yana üzülüyorsan,
gerçeği bilmiyorsun demektir.

Ve eğer hala 'şikayet' ediyorsan,
hakikati göremiyorsun demektir!..


Şems-i Tebrizi (k.s)